Necatiisler.COM


birurperis1Bir sonbahar günüydü, 17 Ağustos’un yaraları yeni yeni sarılıyordu. Yaşanan yaşanmıştı artık. Toprağa da sekînet inmişti. Bir daha deprem olmayacağı ümidiyle yavaş yavaş çadırlar kaldırılmaya, prefabrik konutlar da boşaltılmaya başlanmıştı.

O gün öğretmenliğimin ilk günüydü. 5 Kasım 1999 Cuma sabahı... Ağustos depreminde hafif hasarlar görmüş bir apartmandan çıktım. Sokak ve caddelerden geçerek çayın kenarına kurulmuş olan okuluma ulaştım. “Allah’ım! Sen işlerimi kolaylaştır ve Sen hayırla tamamla” diyerek Düzce Anadolu Öğretmen Lisesi’nin merdivenlerinden çıktım.

Hasarlı bir binada eğitim devam ediyordu, yine aynı güven hissiyle... İlk meslektaşlarımla ve ilk öğrencilerimle tanıştım. Sıralar ilk anda çok farklı gelmedi gözüme. Ama bir öğrenci ile bir öğretmen ne kadar aynı gözlerle bakabilirdi o sıralara... İlk günün heyecanıyla saatler çabucak geçiverdi ve gün bitti.

Devam eden günlerde, hayatıma yeni giren bu şehri tanımaya çalıştım. Depremin etkisi, canlı cansız her şeyde aşikâr duruyordu. Yaşanan acılara rağmen zihinlerde ve yüzlerde yeni bir deprem ihtimali çok zayıf görünüyordu. Ama kendisinden kaçtığımız ölüm, hayatımızın karşısında bütün ihtişamıyla, hayat kadar doğal duruşuyla, en büyük ihtimal olarak, işte gözlerimizin önündeydi. Göremeyeceğimiz kadar yakın ve göremeyeceğimiz kadar hayatın içindeydi… Ve bir hafta sonra beklenmeyen deprem, bu defa merkezinden vurmuştu Düzce’yi. Dünyamız, yüzlerce insanı bağrına çeken hafif bir ürperiş yaşamıştı. O muazzam hızı ve hareketi yanında çok hafif bir ürperişti bu. Ama ardında büyük acılar bırakan bir ürperiş... 

Sonra çadırlı günler başladı. Ev çadır, hastane çadır, okul çadır... Depremden dolayı eğitim öğretime ara verilmişti. Mehmetçiklerin kurduğu sahra çadırında beş öğrencimle tekrar derse başladım. Sobamızın çevresinde gençlerle halka yaparak bazen konuştuk bazen de sustuk. Gözlerindeki sönmeyen ışığı takip ettim sustuğumuz zamanlarda. Okulu özlemişti gençler; çadır da olsa “Okulumuz” diyerek gelmişlerdi. Zor geçen ilk günlerini, fırtınalı akşamlarda uçan çadır evlerini anlatıyordu bir öğrencim. Bir arkadaşlarının on sekiz saat enkaz altında yardım beklediğini söylüyordu. Sınıfımızın kapı aralığından görünen ve artık ağır hasarlı hale gelen okul binamızı göstererek “Ya sınıfta olsaydık Hocam!” diyordu bir diğeri. Bir başka sınıfta, bir gazete küpürünü paylaşıyordu bir diğer öğrencim: “Deprem bölgesindeki öğretmenler bundan sonra ‘ev ödevi’ yerine ‘çadır ödevi’ verecekler.” diye yazıyordu.

Her şeye rağmen öğrencilerimin ve öğretmen arkadaşlarımın gözlerinde ümitli bir ışık vardı. Sahra çadırlarımız ilerleyen günlerde yerini daha kullanışlı olan tünel çadırlara bıraktı. Ben de bir sınıfın hemen arkasına yaptığım küçük çadırımda kalmaya başladım. Yazı tahtasına komşu olmuştum o sınıfın. Dersimin olmadığı kimi zamanlarda yatağıma uzanıp diğer öğretmen arkadaşlarımın derslerinden faydalandım. Matematiğe, Tarihe, biraz da İngilizceye ait eski bilgilerim tazelendi.

birurperis2


Çadır sınıflar kendi yaşam tarzını da beraberinde getirmişti. Öğrencilerimizin eğlence anlayışlarında da hayli değişiklikler olmuştu. Öğrenci, yine öğrenciydi... Yine aynı kıpırtı, yine aynı heyecan... İşte 11 FEN-A’nın geleneksel eğlence ve oyunlarından mezuniyet yıllığına girmiş birkaç satır:

“Çadır Akrobasisi: Yaşadığımız iki büyük depremin şartlarımızı çok fazla değiştirmesi sınıfımızda yeni eğlenceler türemesine neden olmuştur. İşte bunlardan biri de ‘Çadır Akrobasisi’dir. Bu eğlence sınıf çadırımızın kapısındaki demire asılarak değişik jimnastik ve akrobasi hareketlerinin yapılmasıyla gerçekleşir. Bu oyun çok zevkli olmakla beraber en çok seyirci toplayan oyundur. Fakat çadır demirinin bu ağırlıklara dayanamayarak kırılması bu oyunun beklenmeyen bir şekilde son bulmasına neden olmuştur.”

Zekalarıyla yaramazlıkları doğru orantılı olan bu gençler, bazı öğretmenlerinin FEN ile A’yı birleştirerek yaptıkları özel vurguyu gerçekten hak etmeye çalışıyorlardı belki de, kim bilir...

Depremin ikinci yılında yine Düzce’deydim. Küçük çadırımdan ayrılıp prefabrik bir konuta geçtim. Daha sonra ise bir konteynıra yerleştim. Bu arada okulumuz da daha konforlu diyebileceğimiz prefabrik sınıflara kavuştu. Yeni sınıflarımızda derse başladığım ilk gün bir öğrencim çadır günlerimizi özlemle anarak şunları söylemişti: “Geçen yılın gerçekten farklı bir güzelliği vardı hocam... Yağmur yağdığı zamanlarda derse ara verirdiniz, başımızı sıralara yaslar hep beraber yağmur sesini dinlerdik... Şimdi bu yeni sınıfımızda o günlerin tadını çok arıyoruz...”


birurperis3


Soğuklarında titrediğimiz, sıcaklarında bunaldığımız o günler, bütün güzel ve biraz da hüzünlü anılarıyla geride kaldı... Göçenlere rahmet dilendi, kalanlar çalışmaya devam etti. Yeni evler, yeni okullar yapıldı. “Candan açtık cehle karşı bir savaş” diyerek nûra koşan kırmızı süveterli bu gençler de, şimdi öğretmen oldular. Ayaklarına ve ellerine batan dikenler yıldırmayacak onları. Anadolu’nun dört bir yanını gül bahçesine çevirecekler. Gönüllerinde büyüttükleri öğretmenlik aşkını şimdi öğrencilerine verecekler…

***

Bir şehirde yaşayıp oradan ayrılmak, bir kitabı bitirip kütüphanemizdeki yerine koymak gibi tıpkı... O şehirden, yani hayatımızın o sayfalarından bizde kalanlar her geçen gün azalıyor. Bazen tekrar bakıyoruz kimi sayfalarına, bazen sadece adı takılıveriyor gözlerimize ve kütüphanemizdeki yerini de unutabiliyoruz zamanla... Yılların geçmesiyle, sadece bazı çağrışımlar ve umulmadık bir anda karşılaşmalar o hatıraların yardımına koşabiliyor. Bazen bir yıllığın satırlarında, bazen bir kitabevinde, bazen bir öğretmenevinde, bazen de bir okulda yeniden tazeleniyor anılar...

Şimdi Ankara’dayım. “Sıraların rahatlığına elveda!” dediğim o ilk günlerin üzerinden altı yıl geçmiş... Öğrenci olarak yaşadığım bu şehre, öğretmen olarak tekrar döndüm. Kale’de öğretmenim, Ankara’nın belki de en muhkem yerinde. Hisar Mahallesi’nin çocuklarını okutuyorum. O ilk günlerimin yıldönümünün arifesindeyim, evimde masamın başında çalışıyorum. O günlerden, o şehirden ve o ürperişten uzakta olmanın aldatıcı rahatlığı ile beş katlı bir apartmanın dördüncü katında yarına hazırlık yapıyorum, sabahın ne getireceğini bilemeden ve her şeye rağmen umutlarımı yitirmeden...

Necati İŞLER
Kasım 2005, Altındağ, ANKARA

 

Not: Bu hatıra, "ÜŞÜYEN HAYATLAR"da yayınlanmıştır. (Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ocak 2009)

birurperis4

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile