Necatiisler.COM

15 TEMMUZ: ADI AŞK

Belâ yağmur gibi gökten yağarsa
Başını ana tutmaktır adı aşk
Bu âlem sanki oddan bir denizdir
Ana kendini atmaktır adı aşk

Eşrefoğlu Rûmî -  15. yy.

 

İznik’te dallarını semâya açan bu ulu çınar, aşkı bu satırlarıyla anlatmış. Bizlere beş asır öncesinden hoş bir sadâ bırakmış. Zamânın ve mekânın sis perdeleri aralanınca bu satırlar, 15 Temmuz yiğitlerinin içini yakan o aşkı anlatıyor. Memleket sevdâsını kuşanmış olan yiğitler, gökten yağmur gibi yağan belânın üzerine yürüdüler ve ateşten bir denizin ortasına gövdelerini korkusuzca bıraktılar.  

“Önce Vatan!” ifadesi, dağ yamaçlarından kopmuş ve gönüllerdeki tahtına konmuştu. Malazgirt ruhu, İstanbul ruhu, Çanakkale ruhu yeniden şâha kalkmıştı. Ulubatlılar, Seyyit Onbaşılar, Nene Hâtunlar, o gece tarih sahnesindeki yerini yeniden almıştı. Bedrin bütün arslanları şehâdet elbisesini yeniden giyerek saf tutmuştu... Vefâ listesinin en başına vatanını koyan bu aziz millet, meydanlara dökülüyordu. Havasını soluduğu, suyunu içtiği, ekmeğini yediği bu topraklara sâhip çıkmak için en ufak bir tereddüt bile göstermiyordu. “Nehirleri gâzî, dağları kahraman” olan bu vatan için, yiğitler ölüme koşuyordu. Geriye dönme hesabı yapmadı hiçbiri. Hani Yahya Kemal diyor ya: “Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan…” İşte tam da böyleydi manzara. Akın akın insanlar meydanlara koşuyordu. Öyle bir aşktı ki bu; sâhiplerini ateşin ortasına atıyordu. Evlatlarına, torunlarına gururlu bir miras bırakabilmek için canlarını ortaya koyuyorlardı. Bebeği evde uyurken, Gölbaşı’nda son nefesini veriyordu bir anne. Hayata beraber başladığı kardeşiyle ebedi yolculuğa çıkıyordu bir yiğit. Eşi ve çocukları evde beklerken, Boğaz Köprüsü’nde oğluyla yarışıyordu bir baba, şehadet için.

baba ogul sehadet erol olcok

Patlayan pencere camları önümüzde tuz buz oluyordu. Helikopterler ve jetler, Kızılay’da, Gölbaşı’nda, Beştepe’de, Akköprü’de ölüm kusuyordu. İçi boşaltılmış, kalbi sökülmüş insanlar, tankların içini doldurmuştu. “Ehramlara taş taşıyan kölelerin” intihar gecesiydi 15 Temmuz. Özgürlük peygamberinin yolunu terkedip, kula kul olanların secdesiydi. Allâh ve Rasûlü adına şirket kuranların iflas ettiği geceydi. İnsanın insanı korkuttuğu, insanın insandan korktuğu bir dünya inşâ edenlerin, karanlıklarında boğulduğu bir geceydi. “Fedâkârlık”la yollara düşenlerin, riyâkârlık ve sahtekârlık bataklığında yok oluşuydu. Ancak “şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında” gerçek niyetlerini söyleyebilenlerin hayal kırıklığıydı. 15 Temmuz, Akif’in ifadeleriyle “çelik zırhlı duvar”ın yıkılışıydı; “tek dişi kalmış canavar”ın son nefesiydi. Hâinlerin tuzaklarının tâmumâr edildiği; düşmanın hevesinin kursağında bırakıldığı bir geceydi. Robotların, ‘insan’lara yenildiği bir geceydi... Onlar bu milleti aldattılar. Onların helâkını anlatacak yeni bir kutsal kitap, şüphesiz ki gelmeyecek. Ama onlar, ihânet tarihindeki yerlerini utançla alacaklar.

“İnsan, bir kere ölür.” diyerek mermilere meydan okuyordu bir memleket âşığı. “Yâ Rabbi şehâdetimi kabul eyle!” diyerek Boğaz Köprüsü’ne yürüyordu bir başka yiğit. “Allah için, bayrak için!” diyordu bir diğeri. Tankın önünde canını hiçe sayıyordu ‘metin’ bir irade. Ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, seksen milyon Türkiye’yi kıyâma davet ediyordu. “Halkın gücünün üstünde bir güç tanımadım ben bugüne kadar.” diyordu. O gece sadece millet ayakta değildi. Milletin şerefli temsilcileri de ayaktaydı. Bombalanan meclisimizin kahraman vekilleri yüreklerini ortaya koydular. “Bizim burada yapacağımız şey, burada ölmektir.” diye haykırıyordu Bekir Bozdağ. Bu sözler, meclisimizin tarihinde duyabileceği en onurlu sözlerdi.

bakan-bozdag-meclisi-6bc2b96c07b68b93f239

Gazete manşetleriyle, sözde yolsuzluk dosyalarıyla 17-25 Aralık’ta bu millete diz çöktüremeyenler, son umutları olarak silaha sarılmışlardı. Türk ordusunun içine sızmış FETÖ’cü hâinler harekete geçmişti. Havalimanlarını, köprüleri, kışlaları, kamu binalarını, medya kurumlarını işgale başlamıştı şeref yoksunu piyonlar. Okyanus ötesinden kumanda edilen azgın azınlık, Türk milletinin silahını, Türk milletine çevirmişti. Direnişe geçen halkı, “Mehmetçik” yazan kalkanlarla aldatmaya çalıştılar. “Yurtta sulh, cihanda sulh.” maskesiyle devlet televizyonlarını bastılar. Gece gündüz demeden bu millete hizmet edenleri, “gaflet”, “dalâlet” ve hatta “hıyânet”le suçlayacak kadar ileri gittiler. Fakat bu milletin asil evlatları korkmadılar ve gözü dönmüş hâinlerin tehditlerini, iftirâlarını, sokağa çıkma yasaklarını ayaklarının altında çiğneyerek geçtiler.

Bu millet, o gece küllerinden yeniden dirildi. Seyit Onbaşı’dan görevi devralan Ömer Halisdemir, iman dolu göğsünde haçlı hançerini paramparça etti. Nebîler Serveri’ne vuslat gecesiydi o gece. “Bu vatan kimin?” diye soran şairimize en hakîkatli cevabı bu millet vermişti. Necip Fazıl’ın Sakarya’sı, 15 Temmuz gecesi gün ağarıncaya kadar dimdik ayaktaydı. Üstad’ın dediği gibi oluklar çiftti. Vatan için yollara dökülenlerin yüzlerinden nur; millete çevrilen namlulardan da kir akıyordu. Bir tarafta vefâ, sevdâ ve rahmet vardı. Diğer tarafta riyâ, ihânet ve nefret vardı. O gece rahmet, nefrete gâlip geldi. Bu millet, tarihin artık tekerrür edemeyeceğini, canıyla ve kanıyla ispatladı. Anadolu’nun mazlum halkı, darbelerle yoğrulan acılarına bir yenisini daha ekleyemezdi. Darağacına bir liderini daha gönderemezdi. Geçmişinden dersler çıkaran bu millet, vatanına ve cumhurbaşkanına canı pahasına sahip çıktı. O gece Türkiye’nin kader gecesiydi. Yıllarca kamplara bölünen bu millet, o gece darbeye karşı tek yumruk oldu. Anadolu’nun bağrından çıkan o yiğitler, evlatlarının istikbâli için, İslam âleminin istikbâli için, hâinlerin silahlarına karşı canlı kalkan oldular. O şehitler, bu milletin başının, “sadece rükûda eğileceğini”; bu topraklarda hiçbir gücün, benzer bir şeyi bundan sonra aklının ucundan bile geçiremeyeceğini bütün dünyaya gösterdiler.

15 Temmuz’da tankların üzerine yürüyenler, jetlere kafa tutanlar, gâzîlik ve şehitlik unvanını aldılar ve adlarını bu milletin şeref levhasına altın harflerle yazdırdılar. Bedenleri dağıldığı için tabutlarına ağır taşlar konuldu. Bu topraklarda özgürce yaşayabilmemiz için ruhlarını ve bedenlerini bu topraklara kattılar. O yiğitlerin adları gönüllerimizde, okullarımızda, meydanlarımızda ve evlatlarımızın adlarında gururla istikbâle taşınacaktır. O gerçek kahramanlar, ömrümüzün en anlamlı ve en aydınlık sabahını bizlere yaşattılar. Tek bir bayrak altında, sadece ve sadece Allah’a kul olarak yaşamayı bizlere bağışladılar ve ebedî âleme göçtüler. Ruhları şâd, mekânları cennet olsun.

Necati İŞLER
29.06.2018 - Ankara